30 Kasım 2014 Pazar

Farklı Kişilik Yapılarında Sevgi - 2

       Bu yazıda narsisistik ve borderline kişilik yapısındaki sevgiden bahsedilecektir.

       Narsisistik kişilik yapısındaki sevgiye bakıldığında; bu kişilik yapısındaki insanlar kendini beğenen, üstün olduklarını ve eşsiz olduklarını düşünen insanlardır. Başkaları veya sevgi bağı kurulacak kişiler onların büyüklüğünü onaylayacak kişilerdir. Bu insanlar kendisini sömürten insanları yanında tutarken sömürtmeyenleri değersizleştirilerek uzaklaştırılır. Bu kişilik yapısındaki insanlar ilişkilerinde karşısındakinin bireyselliğini, gereksinimlerini istediği zaman doyurmasını ve ilişkiyi bitirmesini istemezler. Bu yüzden ilişkileri ya sevgilinin değersizleştirilip bırakılması ya da büyük patlamalarla son bulur. Eğer terk edilirlerse ciddi narsisistik yaralanmalara neden olarak intihar davranışını dahi gösterebilirler.

      Borderline kişilik yapısında sevgi ve ilkel sevgi; borderline kişilik bozukluğuna sahip insanlarda daha önce tanımladığımız tüm sevgilerin tek kişide ortaya çıkması mümkündür. Ancak bu kişilik yapısında daha öncelikle ilkel sevgi görülmektedir. İlkel sevginin belirtileri sevgiliye aşırı bağımlılık, gerçeği değerlendirmede bozulma, inkar ve ilişkinin çevreden dışlanmasıdır. Burada sevgilinin yüceleştirilmesi, ülküleştirilmesi durumu söz konusudur. Bu nedenle de sanki onun devamıymışcasına bir bağlanma ve sevgiliye sahip olma davranışı gözlenir. Sevgilinin aşırı değerli görülmesi nedeniyle onun olumsuz yanları görmezden gelinir yani inkar edilir. Bu durum o kadar abartı olur ki sevgilinin hangi özelliğinin gerçek hangisinin ülküleştirmeden kaynaklandığı anlaşılamaz sanki gerçeği değerlendirmesi bozuk gibi bir görüntü çizer. Bu noktada sevgilinin ülküleştirilen özellikleri ne kadar gerçeklerden kopuksa sevgide o kadar ilkel olmaktadır. Bu tarz ilişkilerde çevreden sık sık onu tanıdıktan sonra çok değişti, onurunu kaybetti, yazık oldu tarzında uyarılar gelir ve ilişki onaylanmaz. Bu tepkilerin ilkel sevgide tanısal değeri vardır. Ancak ilişki tüm olumsuzluklara rağmen devam ettirilir.

29 Kasım 2014 Cumartesi

Farklı Kişilik Yapılarında Sevgi - 1

      Sevginin çeşitleri olarak burada farklı kişilik yapılarına sahip bireylerde görünen sevgiden bahsedeceğiz.

      İlk olarak depresif kişilik yapısında sevgiyi anlatırsak; bu kişiliğe sahip insanlarda kendinden önce başkaları gelir. Bu insanlar başkalarının mutluluğu ve huzuru için çalışırlar. Kendileri ise çile ve acı çekerler. Bu insanlarda doyurulamaz bir sevgi açlığı nedeniyle başkalarına sevgi gösterisinde bulunduğu düşünülmektedir. Bu insanların tek sevgi kaynağı, sevgi gösterdiği insanlardır. Bu insanlara sevgi göstererek kendisine de sevgi gösterileceği ikincil düşüncesi mevcuttur. Ayrıca gösterilen bu abartılı sevgi kişinin içindeki düşmancıl düşünceleri de gizleme işlevi de vardır.

     Obsesif kompülsif kişilik yapısında sevgi; bu kişiliğe sahip insanlarda öncelikle karşısındakinin kontrol altında tutulması ve yenilmesi gerekir. Yani bu kişiliğe sahip olanlar karşısındakine acı çektiren, sürekli kontrol altında tutan, zayıflığını gösteren, belli etmeden ezen insanlardır. Sevgi için gereken yakınlığa, anlayışa ve esnekliğe yer yoktur. Bu insanlar için önemli olan sevginin sıcaklığı ve doyuruculuğu değil sevginin kurallara uyup kontrol altında olmasıdır.

     Histerik kişilik yapısında sevgi; bu kişiliğe sahip insanlarda yüzeysel ilişkiler ve şıp sevdilik ön plandadır. Bu insanlar özellikler kara sevdalı rolüne kendisini kaptırmış gibidirler. Bu insanların büyük aşkları aynı büyüklükte bitmekte ve unutulmaktadır. Bu insanlarda temelde derin ve sürekli ilişki kurma sorunları ve kimlik sorunları olabilir.

25 Kasım 2014 Salı

Kendinden Veren Kişi - İsteyen Kişi

           Bu gün kendi gözümde ve düşünce sistemimde kendinden veren ve isteyen kişilerin nasıl birbirlerinin istek ve duygularını anlayamadığından buna rağmen nasıl bir araya gelebildiklerinden bahsedeceğim. Çoğu zaman karşıdan sadece isteriz ve onun ne istediğini veya neye ihtiyacı olduğunu pek düşünmeyiz. İsteyenin bir yüzü vermeyenin iki yüzü kara hesabı davranırız. Genelde kendinden veren kişi herhangi bir şeyi ruhen veremeyecek durumda da olsa bile maske takarak karşısındakine yardım etmeye çalışır. Bu sırada kendinden veren taraf içten içe alıcı, isteyen konumunda olmayı da istemektedir. Bunu açık açık söyleyemese de kendi dünyasında birisine yardım eden kişi "benimde yardıma ihtiyacım olduğunda sen de bana yardımcı olacaksın" şeklinde bilinç dışı  bir antlaşma da yapmaktadır. Ancak insanların karakterleri pek değişmez, önceden nasılsa sonradan da öyle devam eder. Böylece kendinden veren kişi yardıma ihtiyacı olduğunda, yardım ettiği kişi yinede ondan yardım istemeye devam eder. Bu noktada kendinden veren kişi ciddi bir iç çatışma yaşar. "Hep yardımcı oldum kendimden verdim, şimdide ben düştüm ama yine kendimden vermemi istiyorlar" şeklinde düşünceler oluşur. Bu noktada kendinden veren kişi ya davranış değişikliğine gider ve katı bir şekilde karşısındakini durdurur yada depresyona girerek bu dönemi bunalımlı bir şekilde yaşar.               Burada iki farklı durum söz konusudur. Birincisi kendinden veren kişinin uygun olmamasına rağmen maske takarak yani karşısındakini aldatarak yardıma devam etmek istemesidir. Ayrıca yapılan yardımda bilinç dışı da olsa ikincil kazançlar güdülmektedir. Yani kendinden veren kişi kendi duygu ve düşüncelerini, sınırlarını yeterince çizmemiştir. İkinci durum alan, isteyen kişinin karşısında ki kişinin  ne kadar zor durumda olduğunu anlayamamış, onunla empati yapamamıştır. Ek olarak isteyen kişilerin de genel olarak isteyen ve bağımlı kişiler olması ve bağlanabilecekleri birini aramaları bu iki insanın etkileşimini kolaylaştırmıştır. Bu etkileşim ise ancak sistemin tersine dönmesi ile bozulur. Nitekim yukarıda anlatılan örnekte de sistemin tersine dönmesi veya dayanılamayacak düzeye ulaşması ile sistem çökmektedir.
         Sonuç olarak kendinden veren bir kişiyseniz ve bunu her koşulda yapıyorsanız, kendi iç dünyanıza dönerek samimiyetinizi sorgulamanız önemlidir. Çünkü ileride daha büyük sorunlar yaşamanız kaçınılmaz bir durumdur.

24 Kasım 2014 Pazartesi

Yalnızlık Duygusu ve Yalnızlık


            Bu gün özellikle yalnız insanlardan ve yalnızlık duygusundan bahsetmek istiyorum. Öncelikle yalnızlığın tanımını yaparsak yalnızlık bir insanın boşluk duygusuyla beraber ait olamama duygusudur. Yalnızlık sadece başkaları ile beraber olamamanın ötesinde farklı bir duygudur. Yani kalabalıklar içinde de insan kendisini yalnız hissedebilir. Yalnız insan kendisini bir yere ait hissedemez dolayısı ile ait olduğu toplumdan da çeşitli derecelerde kopmuştur. Diğer insanlarla iletişim kurmak istemez veya iletişim kuracağı içsel ve dışsal olanaklardan yoksundur. İçsel olanakları kişinin konuşabilme yetisi, dil bilgisi, ortak bir konu bulabilme yetisi, fiziksel özellikleri ve kişiyi iletişim kurmaya yöneltecek istek ve dürtülerdir. Dışsal olanaklar ise kişinin içine girebileceği kendisine uygun gördüğü daha doğrusu aidiyet duygusunu hissedebileceği insan veya insanlardır. Bu iki koşuldan birinde sorunlar varsa kişinin yalnızlık duygusunu hissetmesi kaçınılmazdır. Böylece ait olamayarak kopukluk hissini ve boşluk duygusunu da yaşamaktadırlar. Buradan da anlaşılabileceği gibi 2 çeşit yalnızlık vardır. Bunlar yalnız kalmayı isteyen ve yalnız kalmak istemediği halde yalnız kalanlardır. Her iki durumda da yalnızlık söz konusu olsa da yalnızlık duygusu öznel bir duygudur.
Bazen içsel ve dışsal olanaklar yeterli olsa da kişi yalnız kalmayı tercih edebilir. Bu durumlara bakarsak özel kişilik bozukluklarında böyle bir durum olasıdır. Bu durumu açıklarsak: Kişi çevresinde ki insanları sevmemekte ve kin duymaktadır ancak bu durum benlikçe kabul edilebilir ve dışa vurulabilir bir davranış ve düşünce değildir. Bu nedenle süper ego tarafından baskılanır. Benlik bu düşünceleri baskılamak yerine farklı savunmalarda kullanabilir. Bunlar yadsıma ve yansıtmadır. Bu yolla öncelikle ben böyle düşünmüyorum diyerek yadsır sonra da karşımda ki böyle düşünüyor diyerek de yansıtır. Bu yolla çevresinde ki insanlar onu sevmiyordur ve ona kin besleyen insanlar olmuşlardır. Bu insanlara göre korunma yolu yalnız kalmaktan geçer. Bunun dışında bazı insanlar inzivaya çekilerek yalnız kalırlar. Bu tarz insanlar kendilerini dünyevi bağlardan kopararak çile çekerler. Bu durumda da yalnızlık söz konusudur. Yine çok ciddi ruhsal bozukluklarda yalnızlık oldukça sık görülmektedir daha doğrusu yalnız olmak ruhsal bozuklukların şiddetini arttırmaktadır. Tabi yukarda anlatılan durumlarda yalnızlık duygusu tamamen kişiye özgüdür. Çoğu kişi yalnızlık duygusunu içinde bulunduğu durumu rasyonelize ederek bastırabilir. Böylece yalnız kalsa bile yalnızlık duygusunun rahatsız edici çatışmasını yaşamayacaktır. İşte bu savunmalar zayıflarsa ve benlik zayıf düşerse yalnız kalmanın sonucu olan yalnızlık duygusu çok daha şiddetli hissedilecektir.
            Özetlersek yalnızlık, yalnızlık duygusunu oluşturmakta sadece bir ön koşuldur. Her yalnız insanın yalnızlık duygusunu aynı düzeyde yaşaması mümkün değildir. Ancak benliği zayıflatan ruhsal bozukluklarda veya karakter olarak zayıf benlik gücüne sahip kişilerde yalnız kalınmadığı durumlarda dahi yalnızlık duygusu yaşayabilir. Yani yalnızlık duygusu kişiye göre değişen bir duygudur.

23 Kasım 2014 Pazar

Cinsel Kimlik, Cinsel Yönelim ve Cinsel Rol

            Burada cinsellikle ilgili anlaşılması zor olan kavramları açıklayacağım. Bu kavramların anlaşılması cinsellikle ilgili düşüncelerin daha sağlıklı temeller üzerine kurulmasına yardımcı olmaktadır.
            Cinsel kimlik kavramına bakıldığında kişinin kendi biyolojik cinsiyeti ve dış yapısını benliğinin belli bir cinsiyet açısından kabullenmesi demektir. Bu açıdan kişinin kendisini nasıl ve ne olarak hissettiği önemlidir. Cinsel yönelim ise kişideki cinsel dürtü, istek ve davranışların belli bir cinsiyete veya nesneye yönelmesidir. Cinsel rol kavramı ise toplum içinde kişinin dışa vuran davranışlarının cinsiyet açısından görünümüdür.
           Bu durumu örneklerle anlatırsak erkek cinsiyete sahip olmak o kişinin biyolojik eşeyidir. Bu kişi aynı zamanda kendisini erkek cinsiyetinde olduğunu hissediyorsa cinsel kimliği de erkektir. Yine bu kişinin cinsel isteklerini yönelttiği şey karşı cinsten biri, her hangi bir nesne yada anlamı olan başka bir şeyde olabilir. Bu kişinin toplumda is hayatında, sosyal hayatında dışarıdan nasıl göründüğü ise o kişinin cinsel rolüdür. Bu kişi dışarıda erkek cinsiyetine özgü davranışlar sergiliyorsa bu kişinin cinsel rolü de erkektir. Buradan da anlaşılabileceği gibi bir kisinin cinsel kimliği karşı cinsten olabilir ancak cinsel yönelimi ve cinsel rolü toplumsal baskılar nedeniyle tamamen biyolojik cinsiyeti ile uyumlu olabilir. Bu kişiler kendilerini karşı cinsten hissetmelerine rağmen evlenebilir, çocuk sahibi olabilir ve iş yerlerinde örnek kişiler olabilir ancak bu kişilerin bu durumu bastırma çabaları nedeniyle hayatları boyunca sık sık depresyona girmeleri olasıdır.
         Ya da bu kişiler kendilerini karşı cinsten hissederek kendilerini karşı cinse benzetmek için çabalayabilir. Yani cinsel kimlik ve rol karşı cinse ait özellikler olabilir. Bu kişilerde cinsel yönelim ise tamamen kimlik ve rolden bağımsız gelişebilir.
          Cinsel kimlik sapmalarına tıpta  transeksüalite denmektedir. Bu eşcinsellikten farklıdır çünkü eşcinsellik cinsel yönelimle ilgili, transeksüalite ise cinsel kimlik ile ilgili bir konudur. Yani bir transeksüel karşı cinse de kendi cinsine de veya bir nesneye de yönelebilir.
          Cinsel nesne seçim bozukluklarına ise tıpta parafili denmektedir. Bu başlık altında transvestism, göstermecilik, gözetleyicilik, fetişizm, sadizm, mazoşizm sayılabilir. Bunların bir başkasına zarar verici bir durumu yoksa ve işlevselliğini etkilemiyorsa kişinin tedavisine gerek yoktur. Toplumda sık olarak bilinen transvestizmi açıklayacak olursak kişinin cinsel doyum amacıyla erkeğin kadın kadının erkek gibi görünme tutkusu ve isteğidir. Bu tanımda cinsel kimlik ile ilgili bir sorun olmayabileceği anlaşılmaktadır.
           Anlaşıldığı kadarıyla cinsel kimlik diğer kavramlardan bir adım daha önemli görünmektedir. Cinsel kimliğin oluşumuna bakılırsa; cinsel kimlik eşeysel hormonlardan etkilenmez, çekirdek cinsel kimlik ilk 1,5-2 yılda oluşur ve 4. yılda kimlik duygusu yerleşir. Bu yaştan sonra cinsel kimlikte değişiklik pek mümkün değildir. Cinsel kimlik özellikle yaşamın ilk yıllarındaki olaylardan etkilenir (yetiştirilme tarzı kız çocuğun erkek gibi yetiştirilmesi). Kişinin ilk sevgi nesnesi ailesidir eğer ailede ciddi sorunlar (anne babanın birbirini sevmemesi, şiddet göstermesi, sapık anne baba gibi) varsa kimlik etkilenebilir. Yine uygun özdeşim kurabileceği uygun aile bireyleri yoksa cinsel kimlik etkilenebilir.
           Sonuç olarak cinsellik konusunda temel olabilecek kavramların daha anlaşılabilir olmuş ve cinsel kimliği etkileyen faktörler anlatılmıştır. Cinsellik üzerine eleştiride bulunmadan önce yukarıda ki kavramların akılda bulundurulması önemlidir.

22 Kasım 2014 Cumartesi

Temel Güven

Temel güven duygusu doğumla beraber bebeklik döneminde oluşan bir duygudur. Genellikle ilk 1 yaş bu duygunun yerleşmesinde ve sağlıklı oluşumunda çok önemlidir. Bu dönemde bebekler savunmasız ve yardıma muhtaçtır. Bebeklerin bu dönemde tek yapabildiği tüm varlığı ile dışarıdan gelen uyaranları içe almaktır. Kendilerine bakmaya hazır bir anne olabildiğince her zaman çevrelerinde bulunmaktadır. Bebeğin rahatlığı tamamen dışarıdan ona verilecek besin, sevgi, ilgi, annenin sesi, annenin dokunması… gibi dış uyaranlara bağlıdır. Bu dönemde bebek ilk toplumsal görevi olan almayı da öğrenir. Bu dönemde annenin bebeğinin ihtiyaçlarına düzenli ve sürekli olarak cevap verebilmesi çok önemlidir. Bu yolla bebek anneden geçici bir sürede olsa ayrı kalsa büyük tepkiler vermeyecektir, çünkü anne bebeğin ihtiyacı olduğunda tutarlı ve sürekli bir şekilde onun yanında olduğunu hissettirmektedir. İşte bu anne bebek arasında ki bu tutarlılık ve süreklilik bebekte temel güven duygusunu oluşturmaktadır.
Bebeklik döneminde anneden ayrılma er geç olacaktır. Bu dönemin erişkinliğe yansıması ise bebeklik döneminde ki huzuru ve rahatı arama dürtüsü olacaktır. İşte bu dürtü ve gereksinim dini inançta simgeleşmekte ve dinlerin temelini de oluşturmaktadır.

Bu dönemde sağlıksız veya tutarsız bir anne ile büyüyen bir bebeğin güven duygusunda da ciddi bozukluklar oluşacak ve bu dönemde elde edilemeyen istek ve dürtüler erişkinlik çağına yansıyacaktır. Erişkinlik çağına geldiğinde bebeklik döneminde ruhsal anlamda yeterince doyurulmaması nedeniyle kişi aşırı bağımlı, devamlı almak isteyen, pasif bir karaktere sahip olacaktır.

21 Kasım 2014 Cuma

İntihar (suicid, özkıyım)

İntihar insanın bilinçli olarak isteyerek yaptığı yaşamında son verme davranışıdır. İnsan doğasına tamamen ters olan intihar davranışı, kişiyi, çevresini ve toplumu bir çok açıdan etkileyen bir olaydır. İntiharın sınırları ise belirgin değildir. Örnek olarak gerçeği değerlendirmesi bozuk birinin kulağına gelen seslere uyarak kendini öldürmesine intihar denebilir mi?. Yine riskli ve tehlikeli sporları yapan kişilerin içinde de olası intihar isteği olduğu söylenebilir ve bu kişilerin yaptığı sporlardan kaynaklanan kazalar sonrasındaki ölümlerin intihar olmadığı söylenebilir mi?. Bu açılardan intihar davranışının sınırları nerede başlayıp bittiği muammadır.
İntiharın ağır bedensel ve ruhsal rahatsızlığı olan insanlarda görülebildiği gibi tamamen sağlıklı ancak yaşam olaylarına karşı çaresiz ve karamsar kalan insanlarda da görülebilmektedir.
Farklı düşünür ve araştırmacılara göre intiharı tanımlarsak;
Durkheim’e göre “ölen kişi tarafından ölümle sonuçlanacağı bilinerek yapılan olumlu ya da olumsuz bir eylemin sonucu olan her ölüm olayına” intihar denir. Durkheim intiharın ilk bilimsel sınıflandırmasını da yapmıştır. Bu sınıflamaya göre intiharlar egoistik, anomik ve alturistik olarak üçe ayrılmıştır. Egoistik intiharda yalnız ve içe kapanık bireyler intihar etmektedir. Anomik intiharda kişi yaşam olaylarına uyum sağlayamadığı için intihar etmektedir. Alturistik intiharda ise başkası için fedakârlık yaparken ölümle sonuçlanan intiharlar için kullanılmıştır.
Delmas’a göre intihar “aklı başında bir insanın yaşamayı seçebileceği halde her türlü ahlak baskısı dışında ölümü seçmesidir”.
Freud; “başkasını öldürmeyi düşünmeyen hiç kimse kendine kıyamayacağını” belirtmiştir. Ona göre intihar ağır çökkünlük sonucu ortaya çıkmaktadır.  Freud’a göre çökkünlük oluşması için sevilen gerçek veya nesnel bir şeyin kaybı gerekmektedir. Bu kayıp sonucu kişi veya nesneye yönelik iki uçlu duygular açığa çıkmaktadır. Bu duygular sevgi ve nefrettir. Nefret kaybedilen kişiye katı süperego nedeniyle yansıtılamaz ve kişinin kendisine yönlenir. Bu şekilde kişi kendine öz saygısını yitirir, kendini değersiz hisseder ve ölüm düşünceleri ortaya çıkar.
Bibring’e göre ise benliğin ihtiyaç duyduğu gereksinimleri (değerli olma, güçlü ve güvenilir olma, iyi ve seven olma) karşılayamayacağı duygusuna bağlantılı olarak benlik güçsüz ve çaresiz kalacaktır. Bu aşamada benlik çözüm olarak intiharı gündeme getirmektedir.
Menninger’e göre intiharların üç bileşeni vardır. Bunlar “ölmek, öldürmek ve öldürülmek” arzularıdır. İntiharlarda bu üç arzu değişen oranlarda bulunmaktadır.
Beck’e göre intihar bilişsel çarpıtmaların sonucudur. Depresyondaki umutsuzluk ve çaresizlik düşünceleri ile intiharın bağlantılı olduğunu düşünür. Ona göre bu kişiler en çok felaketleştirme, genelleme, büyütme ve küçültme gibi bilişsel çarpıtmalar kullanırlar. Yaşanılan olumsuz olaylarda bu çarpıtmalar ile devamlı kötü devam edeceği ve içinden çıkamayacağı duygusu oluşur. Bu durumda intihar tek çıkış yolu gibi görünebilir. Algılamalarda ki bu çarpıklık çok önemlidir. Örneğin ölümün umut verici bir olay olduğu düşünülür veya ölümün geri dönüşümsüz olduğu yadsınır.
Sheneidman intiharı gücü azalmış benliğin çözüm bulan bir eylemi olarak değerlendirir.
İntihar hakkında genel bilgilere bakıldığında büyük şehirlerde, kadınlarda daha sık olduğunu görmekteyiz. Tamamlanmış (ölümle sonuçlanan) intiharlar sıklıkla erkeklerde ası, ateşli silah ve kimyasal maddelerle yapılmaktadır. İntiharlar kadınlarda daha sık olmasına rağmen ölümler erkeklerde daha sıktır. Bu durum kadınların hastalık rolünü daha kolay kabul edebilmelerine bağlanmıştır. En yüksek intihar oranları yaşlılarda görülmektedir.
İntiharların görüldüğü ruhsal bozukluklar duygudurum bozuklukları, şizofreni, kişilik bozuklukları, başka bir tıbbi hastalığa bağlı depresyonlardır. Şizofreni hastaları için risk etkenleri; girişimde bulunmuş olmak, şizofreni şiddeti, toplumsal uyumun zayıflığı, erkek olma, genç hasta, yeni tanı alma ve yeni hastaneden taburcu olmaktır. Kişilik bozuklukları içinde en fazla sınırda ve antisosyal kişilik bozukluğu risk altındadır.
Son olarak intihar sonrası gelişen toplumsal dinamiklere bakacak olursak; intihar girişimleri çevrede suçluluk, korku ve yardım etme isteğini uyandırır. Çevrede yetersizlik, çaresizlik ve öfkenin de olması kendisini savunma gereksinimini doğurur. Savunma için çevreden birisi olay için şiddetle suçlanır. Böylece intihar edene karşı hissedilen çaresizlik ve yetersizlik hissi bastırılır ve intihar edene yardımcı olduğu görüntüsü çizilir. Suçlanan kişi sağlık çalışanı veya intihar edenin bir yakını olabilir. Suçlamanın şiddeti ile ikinci bir intihar olayı yaşanma riski vardır. Bu açıdan intiharların neden olduğu toplumsan dinamikleri anlamak da önemlidir.

Özetlenecek olursa intihar kişinin yaşadığı sorunlar karşısında algısal çarpıtmalarının sonucu oluşan, iç çatışmalarına çözüm için benliğin bulduğu son çözümdür. 

20 Kasım 2014 Perşembe

Fakültelerde Eğitim Anlayışı

            Fakültelerde ki eğitim anlayışı eleştiriye açık bir konudur. Ben özellikle kendi fakültemle ilgili fark ettiğim sorunlar üzerinden kısa bir eleştiride bulunacağım.
            İlk olarak fakülte kavramı fakültatif teriminden gelmektedir, bu terimin Türkçe karşılığı ise seçmeli, gerektiğinde gibi anlamlar içermektedir. İşte ülkemizde fakülteler maalesef bu kavramları suiistimal etmektedir. Yani fakültelerde eğitim fakültatif bir tarzda olmaktadır. Gerektiğinde ve seçmeli yapılan eğitim ise tartışmaya açıktır. Kime göre gerekmektedir ve kim için seçilmektedir. Yine çoğu fakültede neyin gerektiğine ve neyin seçileceğine hocalar kendi karakter yapılarına göre karar vermektedir. Eğer hoca kendinden vermeye hevesli bir hocaysa gereğinden fazla ve seçmeden yoğun bir eğitim verirken, çekingen vermek istemeyen bir hoca ise hiçbir şeyi gerekli görmemektedir. Bu duruma bağlı olarak alınan eğitim, standartlardan uzak olmaktadır. Kendi bölümümdeki eğitimden bahsedecek olursak; her hoca bir seminer, her asistanda kıdemine göre değişen sayıda seminer, makale ve olgu sunmaktadır. Ancak eğitimler tek düze sunumlar halinde devam etmekte ve hatta bazı sunumlar dinlenmekte bile zorlanılmaktadır. Bu durum eğitimin ezbere dayalı ve tekdüze olmasından kaynaklanmaktadır. Ek olarak nadiren hocaların isteğine bağlı olarak çalışmalar yapılmakta ve bu konuda bilime katkı sağlanmaktadır.

            Benim önerim tek düze sunuma dayalı eğitimden ziyade biraz daha gerçek hayata yönelik ve bölüme geri dönüşü olabilecek bir eğitim tarzı benimsenmesi yönündedir. Bunu da temel konularda sunum tarzında eğitimlere devam ederek ancak kalan kısmında asistanları çalışma gruplarına bölerek yapılacak çalışmalara yönelik sunumlar hazırlanması ve tartışmaların yapılması şeklinde yapabiliriz. Her çalışma grubu bir hocanın danışmanlığında, bilimsel bir öngörüyü test etmek üzere uygun zamanda yapılabilecek bir çalışma yapacaktır. Her çalışma grubunda üç asistan bulunacak, bunlardan biri çalışma ile ilgili kaynak bir makale sunumu yapacak, bir diğeri çalışma ile ilgili seminer hazırlayacak, diğeri de çalışma bittikten sonra çalışmayı anlatan bir sunum yapacaktır. Bu şekilde nasıl bilimsel bir çalışma yapılır, nerelerden destek alınabilir, istatistiği nasıl yapılır, tartışma ve genel bilgiler nasıl yazılabilir sorularına pratik olarak cevap alınmış olacaktır. Ek olarak yapılan çalışmanın ödüllendirilmesi ve teşviki, gelecek çalışmalara motivasyon için şarttır. Yine bu şekilde bir işi başarıyor olmak kişide motivasyon duygusunu arttırarak iş verimliliğini de arttıracak ve bölümü daha çok sevmesini de sağlayacaktır. Son olarak eğitim yapmış olmak için yapılan eğitim zaman kaybından başka bir şey değildir, süpervizyon tarzında motivasyonel geri dönüşü olabilecek bir eğitim şarttır ve bunun fakültatif bir tarzı olmamalı, standartlara bağlı bir şekilde belli bir kalitenin üzerinde yapılmalıdır.

19 Kasım 2014 Çarşamba

Ev sahibi ile sorunlar-2

           Bu gün ev sahibiyle çok garip bir ilişkim oldu. Dün aradım adamı dedim “kiramı veremiyorum, evinize geliyorum kapıyı kimse açmıyor”, o da “akşama bir daha gel ben evdekilere söyleyeyim evde dursunlar” dedi. Neyse akşam kalktım bir daha gittim tabi aynı şey kapıyı açan yok. Adamın arabası apartmanın önünde duruyor yani evde adam ama açmıyor kapıyı. Artık kirayı veremeyeceğime düşünmeye başladım ve aman bana ne dedim gitmedim tekrar. Ertesi gün akşam saatlerinde tekrar gideyim dedim, çaldım kapıyı, içerden bir ses "babam evde yok 10 dk sonra gelin” Allah Allah kirayı vermek istediğimi söylememe rağmen kapı arkasından bağıran ses daire numaramı sordu, cevapladım, tamam dedim gittim artık. İçerden gelen sesin sahibinin neden kapıyı açmadığını düşündüm aklıma şu teoriler geldi;
1-Evde duran ev sahibinin kızı uygunsuz bir durumda olabilir (banyo-tuvalet vs)
2-Ev sahibim çok pimpirikli olması nedeniyle kızına hiç kimseye kapıyı açma demiş olabilir
3- Beni tehlikeli biri olarak düşünerek kapıyı açmamış olabilir (para vermek için geldiğini söyleyen biri ne kadar inandırıcı olabilir ki?)
4- Ve tabi ki konumuza bağlarsak: Evdeki kızın, babasına gereğinden fazla bağlanması nedeniyle özerkleşememiş olabilir. Bu nedenle kendi başına basit bir kapı açma ve para alma işlemini yapıp yapmamaya kendi iradesi ile karar verememiş olabilir.

            Sonuçta ev sahibimin karakter olarak takıntılı, ayrıntıcı, inatçı, ince hesap yapan birisi olduğunu söylemem gerekiyor, yani obsesif kompulsif kişilik özelliklerine sahip bir insan. Psikiyatrik açıdan da 1-3 yaş arasında yaşadığı bir sorun nedeniyle anal dönemde saplandığını ve bu dönemin özelliklerini sergilediği söylenebilir. Kendisi bu dönemin özelliklerini taşıması nedeniyle de kızına da bu özellikleri aktarmış olabilir. Bu da benim yaşadığım bu saçma sorunlar kümesini açıklayabilecek bir teori olabilir. 

Normal insan nedir?

          Normal insanın istatistiksel tanımına bakılırsa; normal çoğunluğun yaptığı şeye denilebilir, yani çan eğrisinde çanın içinde kalan insanlara normal denilebilir. Peki bu durumun tarihsel süreç açısından veya herhangi bir ortamda çoğunluğun yaptığı davranış açısından normallik doğrulanabilir mi? Örneğin 450 turist kapasitesine sahip bir tatil köyünde 50 çalışan personel olduğunu düşünecek olursak burada insanların % 90'ı çalışmıyor, her hangi bir iş yapmıyor, yüzüyor ve yemek yiyor, artıklara ve çöplere ellemiyor, kalan % 10'luk kısım ise gece gündüz demeden bu çoğunluğun ardında bıraktığı kirliliği temizleyip onların bakımını yapıyor, burada normal olan hangisidir. Çoğunluğun davranışı mı, azınlıkta kalanlar mı? Bununla ilgili olarak topluma yön veren insanlar, önderler, fikir sahipleri, yazarlar, şairler ve sanatçılar her zaman azınlıkta kalmış asla çoğunluk olamamıştır öyleyse bu insanlara normal değildir diyebilir miyiz? Örnekleri bu şekilde arttırmak mümkündür, istatistiksel olarak normal tanımı belkide sadece bilimsel çalışmalarda kullanılması daha uygun olabilir, sosyal ve ruhsal yapısı olan insanı normalize etmek istatistiksel bir tanımla pek mümkün görünmemektedir.
           Normalliğin klinik ölçütlerine bakılırsa; insanın çevreye uyum sağlaması, insanda ruhsal bozukluğun olmaması, insanın iç çatışmalarının dengede olması, gelişimsel olarak uyumlu olmak şeklinde normalliği inceleyebiliriz.
           İnsanın çevreye uyumuna bakılacak olursa öncelikle çevrenin nasıl olduğunu ele almak gerekecektir. Çevre toplumdan topluma, kültürden kültüre değişebilen, dış etkenlerle devamlı etkileşim halinde olan çağa ve zamana göre farklılık arz eden bir yapıdadır. Bu nedenle de çevreye uyum sağlanması, toplumun isteklerine uygun davranma normalliği karşılar mı sorusunu sorabiliriz. Bir köy yerinde erkeklerin kahveye gidip oyun oynaması, kadınların ise akşama kadar çalışması o köyün yapısı itibari ile normaldir, peki böyle bir ortamda kitap okuyan, eşine yardım eden bir erkek normal değil midir? Yine ülkemizde duyguların açıkca ifade edilmesi hoş karşılanmaz bu nedenle genelde insanlarda (özellikler kadınlarda) ruhsal sıkıntılar bedensel sorunlar şeklinde ortaya çıkmaktadır ancak Avrupa ülkelerinde bu durum çok nadir olarak görülmektedir. Verilen iki örnekte de çevreye uyum sağlanmıştır ancak bu durumlardan hangisi normaldir? Buradan da anlaşılabileceği gibi çevreye uyum sağlamakta normalliğin karşılığı olma konusunda yetersiz kalmaktadır.
          İnsanda ruhsal bozukluğun olmaması konusuna bakarsak çevremizde de görebileceğimiz bazı insanlar kendilerinden son derece memnun olabilirler ancak bunlar aynı zamanda bencil, kinci, insanların arkasından iş çevirdiğini düşünen, insanları sömüren ve her durumda çevresini suçlayan insanlar olabilir. Böyle bir durumda bu kişiye ruhsal sorunu olmadığı için normal demek mümkünmüdür. Ters şekiklde yakınını kaybeden birinin yas sürecini yaşaması anormal bir durum olabilir mi? Bu örneklerle de analışlacağı gibi ruhsal bozukluğun olmaması normalliğin ölçütü olmaktan biraz uzakta kalmaktadır.
          İnsanın iç çatışmalrının denge halinde olması konusunu açacak olursak çatışmayı yaratan id, ego, süperego arasında ki uyumsuzluklardan kaynaklanır, ego bu uyumu sağlamak için çeşitli savunma düzenekleri kullanarak çatışmayı bastırmaya çalışmaktadır. Peki bütün savunma düzenekleri normal midir? Örneğin bölme, içe atma, çözülme, dönüştürme savunma düzenekleri çoğu zaman normalin dışında kalabilecek savunmalardır. O halde bir insanın çatışmalarının dengede olması onun normal olduğunu göstermediği sonucuna ulaşabiliriz.
          Gelişimsel olarak uyumlu olmaktan kastedilen "insanın sekiz evresi" kuramına göre kişinin sağlıklı olarak bu evrelerde kazanacağı temel güven, özerklik, girişimcilik, beceri, çalışma, kimlik duygusu, yakınlaşma, üretme ve en son olarak da benlik bütünlüğüne ulaşmaktır. İnsan bu evrelerde kazanması gereken bu özellikleri kazanabildiği ölçüde normaldir denilebilir.

          Dip not olarak Freud'a göre normalliğin koşulları sevmek ve çalışmak'dan ibarettir.

Ev sahibi ile sorunlar-1

Ev sahibinin ev kirasını almamak için verdiği çaba gerçekten takdire şayan bir davranış, normal bir ev sahibi kiracısından nasıl parasını alacağını hesaplarken bizimki hiç oralı bile değil, üstelik adam üst katta oturuyor. Her ne hikmetse adama ulaşmak başkanla konuşmak gibi zor ve meşakkatli bir iş. Neyse ki kiranın büyük bölümünü havale ile gönderiyoruz da bir nebze rahatlayabiliyoruz. Kiranın kalanı ne olur bilinmez, evine defalarca gitmeme rağmen kapı duvar sanki borç para isteyeceğim. Adam kapıyı ya açmıyor ya evde yok numarası yapıyor ya da gerçekten evde yok. Resmen paramla rezil oluyorum, cüzdanda bir yığın para, isteyip de veremediğim kira parası varken para da çekilmiyor. Bir şey alınacak oluyor, cüzdan da para var ama o para kira parası diye alınmıyor da. Ayrıca bu durumun yaşattığı psikolojik baskıda cabası, o para bende ama benim değil, ya paraya bir şey olursa, cüzdanı düşürürsem, eve hırsız girer de parayı alırsa. Kısaca kötü bir şey olacak endişesini de gereksiz yere yaşıyorum. Yani manevi tazminat davası açsam ruhsal durumum bozulduğu için kazanabilirim, ceza olarak da “ev sahibi kiracıyı bularak kirayı alacak” şeklinde olabilir. Trajikomik bir durum. Ek olarak kirayı veremediğim için adam demez ama derse ki “sen kiranı geciktiriyorsun” diye ne hale düşerim artık siz düşünün. Yani anlayacağınız bu konuda çok muzdaribim.   

17 Kasım 2014 Pazartesi

Depresyon nedir?

Depresyon, toplumda sıklıkla görülen, devamlılık gösteren, tekrarlayabilen, yeti kaybına yol açan önemli bir sağlık sorunudur. Depresyon yoğun mutsuzluk, umutsuzluk, suçluluk hissi, uyku sorunları, konsantrasyon bozukluğu, enerjisizlik ve olası intihar düşünceleri ile giden bir bozukluktur.
Depresyonun en yaygın görülen ruhsal bozukluklardan birisidir. DSÖ’e göre hastalık yüküne göre yapılan sıralamada depresyon tüm dünyada dördüncü sıradadır. Türkiye’de depresyon yaygınlığı %9, yaşam boyu yaygınlığı ise %23 olduğu bulunmuştur. Depresyon özellikler bayanlarda daha sık olarak görülmektedir. 
Bu bozukluğa yatkınlığa neden olan risk faktörleri madde ve alkol kötüye kullanımı, kaygı bozuklukları, kadın olmak, erken ebeveyn kaybı, düşük sosyoekonomik düzey, ayrı yaşama, boşanmış olma, işsizlik, daha önce depresyon geçirmiş olma, yakın zamanda önemli yaşam olayları, stres etkenleri, kişilik yapısı, çocukluk döneminde cinsel veya fiziksel kötü davranılma öyküsü, ilaçlar, tıbbi hastalıklar, hormonal değişiklikler olarak sayılabilir.
Major depresyonu olanların yaklaşık yarısında başka bir ruhsal rahatsızlığının olduğu bulunmuştur, bunlar alkol/madde bağımlılığı , panik bozukluk, fobiler, yaygın kaygı bozukluğu, OKB, TSSB, somatizasyon bozukluğu, yeme bozuklukları, kişilik bozuklukları ve yas olarak sıralanabilir.
Freud’a göre depresyonda gerçek bir sevgi nesnesi yitimi olmayabilir, bilinçdışı imgesel bir yitimin var olması yeterlidir. Yani hasta sevdiği tarafından terk edilmiş gibi bir kayıp duygusunu yaşamaktadır, depresyonda yitim duygusunun eşliğinde “sevdiğimi yitirdim artık sevilmiyorum, ben artık kötüyüm” duygusu ve buna bağlı olarak da özsaygı kaybı yaşanır.  Depresyonda oral dönemde saplanma, buna bağlı olarak güçlü bağımlılık duyguları, sevgi isteği, ayrılığa karşı aşırı duyarlılık oluşur. Bireyin üst benliği cezalandırıcıdır. Bireyin ilişkilerinde karşıt değerli duygular hâkimdir. Bu duygular depresyonda sevgi-nefret ikilisidir. Sevgi bilinçli iken, nefret bilinç dışıdır. Depresyonda içe atılmış bir sevgi nesnesi vardır ve bu nesneye karşı da aynı duygular yaşanır. Gerçek bir duruma ya da düşüncede olan bir değişime bağlı olarak bireyde bir kayıp duygusu oluşur. Bu kayıp duygusu ikili duyguları, yani sevgi ve özlemle birlikte bilinç dışı kin ve nefreti tetikler. Cezalandırıcı üst benlik yüzünden kin ve nefret dışarı yansıtılamaz, bireyin kendisine döner. Özsaygı düşer, kişi kendini değersiz, suçlu ve küçük görmeye başlar. Yaşam anlamsızlaşır ve artık ölümü bile hak etmiştir. Böylece depresyon oluşmuştur.
Edward Bibring’e göre depresyon; benliğin rahat uyumlu ve değerli olabilmesi için her kişinin gerçekleştirmeye çalıştığı beklentileri vardır. Bunlara benliğin özsevisel erekleri denir. Örn: Değerli, sevilen, tanınan olmak; aşağı ve değersiz olmamak, güçlü, üstün, güvenli, büyük olmak; güçsüz ve güvensiz olmamak, İyi ve seven olmak; saldırgan, yıkıcı ve kırıcı olmamak gibi. Benlik özsaygısını koruyabilmek için bu erekleri gerçekleştirme görevini yüklenmiştir. Kimi insanlarda bu özsevisel beklentiler çok yoğun ve güçlü olarak sürerken bir yaşam olayı, düş kırıklığı, bir zedelenme olayı yüzünden benlik içinde bu beklentilerin artık gerçekleşemeyeceği hissi gelişir. Böylece benlik, kendi içinde bir çatışmaya girer. Benlik güçsüz ve çaresiz kalır, özsaygı düşer ve depresyon ortaya çıkar.
Beck’e göre depresyon bir duygu durum bozukluğu değil, bilişsel bir bozukluktur. Duygu durum bozukluğu bilişsel bozukluğa ikincil oluşmaktadır. Depresyona yatkın kişilerde, yaşamın ilk dönemlerinden başlayarak yerleşmiş olan; kendisine, geleceğe ve dış dünyaya karşı olumsuz kavramlar vardır. Bu olumsuz kavramlar giderek olumsuz yargılara, düşüncelere ve tutumlara neden olur. Bu düşünceler otomatiktir, farkına varmadan, birdenbire akla gelirler. Çarpıtılmıştır, engelleyicidir, sorgulanmazlar, direngendir. Gerçeklere uygun ve doğruymuş gibi görünürler. Bir bakıma bu kişiler yaşam olayları karşısında olumsuz senaryolar yazarlar, böylece duygu durum bozukluğu yani depresyon ortaya çıkar.
Son olarak depresyonun yol açtığı yeti kaybı dikkat çeken bir sorundur. Depresyon hastalarında bozukluğun doğası nedeniyle yaşam kalitesi birçok alanda azalmaktadır. Özellikle sosyal alanda meydana gelen bozulma diğer birçok hastalıktan daha fazla olmaktadır. Bu yönleri ile depresyon topluma ciddi anlamda yük getiren, gerek sosyal, gerek mesleki, gerekse ekonomik alanlarda bir çok aksaklığa neden olan ciddi bir bozukluktur ve mutlaka deneyimli uzmanlardan destek alınması gerekmektedir.

14 Kasım 2014 Cuma

Duyulara Takılmak

       Dışarıda soğuk hava pencereye vururken içeride ısı ayarı bozuk klima nedeniyle haşlanıyorsun, ne garip dışarıda birileri soğuktan üşürken sen içeride terliyorsun üstelik aynı şeyleri hissederek o soğuktan rahatsız sense sıcaktan sonuçta iki tarafta rahatsız. Sonunda saatin geç olduğunu anladın bıraktın artık rahatsız olmayı, sorunları çözemiyorsak uyum sağlamak zorundayız, sıcak terletiyor ama gecenin ilerleyen saatlerinde o ter soğuk soğuk sırtından atletine yayılarak seni üşütecek, üstelik gece vakti bu kadar ayarsız sıcak olmaz da, eh ne yaparsın elden bir şey gelmez.
        Bazen o rahatsızlık hissi, üşüme, terleme bunlar sana yaşadığını hatırlatır, her şeye rağmen var olduğunu hissettirir. Üzülürsün var olduğunu anlamak için üşüdüğünü hissetmeye mecbur kaldığına, yanında sevdiğin yoktur tabi, üşümenin, terlemenin anlamsızlığını hissettirecek hiç kimse yoktur yanında ve sen anlamsız duyularınla anlam kazanmaya çabalarken, o hayatının uzak kenarında kendi anlamsızlığı ile anlam kazanmaya çabalar, fark edemezsin tabi boşlukla uğraşmaya o kadar dalmışsın ki, geçip gider anlam kazanacak anlamsızlıklar yanı başından. Sense hala içerisinin ne kadar sıcak olduğunu düşünürsün ve neden yapayalnız olduğunu. Yalnızlığını düşünmek ağır basar, bunalırsın, aklını anlamsızlıklarına vererek rahatlatırsın kendini ve soramazsın o soruyu kendine neden diye. Yüzleşmezsin kendinle, aynada sana sorgulayan gözlerle bakan kendinle. Soramadıkça hayat senden kaçar sense kabuklarla kaplı içeriye ışık girmeyen kulübende dahada kabuk bağlayarak yaşarsın ve neden içerisinin sıcak olduğunu düşünürsün.

12 Kasım 2014 Çarşamba

Davranışın Ontogenetik Belirleyiciler

          Davranışın ontogenetik belirleyicilerinden bahsetmeden önce ontogenetik kavramının ne demek olduğundan kısaca anlatma gereği duyuyorum, ontogenetik Türkçe olarak ne kadar uygun olur bilinmez ama Türkçe karşılığı "bireyoluşsal" demektir. Ontogenetik kavramı bireyin döllenmesini takiben kendine özgü davranışının fiziksel ve psikososyal şartlar altında gelişmesi ve olgunlaşmasıdır. 
          Fiziksel şartları açacak olursak kişinin yaşadığı ortamı kendisinin seçemediği ortadadır, doğumdan sonra devamlı olarak günler, mevsimler değişmekte, doğal afetler ve travmalar yaşanmaktadır, bu tarz olaylar davranışımızı direk olarak etkileyebilmektedir, örnek olarak savaş bölgelerinde yaşayan insanların tekrarlayan şekilde sürekli travmaya maruz kalmaları bu insanların ileride küçük travmalardan sonra çökkünlük yaşamasına veya travma sonrası stres bozukluğu yaşamasına neden olması olasıdır.
          Diğer bir etken olan psikososyal şartlardan bahsedecek olursak; kişiyi içten ve dıştan etkileyen belli bir genetik mirasla şekillenen şartlar, durumlardır.  Örneklerle anlatacak olursak uzun süre ve tek başına yetiştirilen bir maymunun kendi yaşıtlarına nazaran bir çok yetisini vaktinde ve yeterince olgunlaşmadan oluştuğu çalışmalarda gösterilmiştir, yine insanlarda anne yoksunluğu çalışmalarının sonuçları da bu veriyi doğrulamaktadır. İnsanlarda dışarıdan gelen uyaran yaşamın başlarında beynin gelişimini daha sonraki dönemlerde ise potansiyelimizin ortaya çıkmasını sağlar, bu durum uygun ve yeterli uyaran (eğitim) olmadığı zaman potansiyelimize ulaşmamızın zor olduğunu göstermektedir. Yine bebeklerin dışarıdan bakıma muhtaç olmaları onların kendilerine bakım verene bağlanma ve bağlanılan nesneden ayrılma davranışını geliştirmelerini sağlar bu da davranışsal açıdan iki kaçınılmaz olaydır. Ayrıca genetik mirasın önemi de tartışılamaz bir durumdur, genetik olarak saldırganlığa yatkınlığın olması o canlının davranışlarını belirler, bu durumun çevreyle etkileşimini yapılan çalışmalar şu şekilde açıklamıştır; anne ile büyüyen ve genetik olarak saldırganlığa yatkınlığı olan maymunların saldırgan davranışları genetik yatkınlığı olmayan maymunlar kadar olmaktadır tam tersi annesiz büyüyen ve genetik yatkınlığı olmayan maymunlarda saldırganlık ise anneleri tarafından yetiştirilen maymunlar kadar olmaktadır. Yani yaşam boyunca olumlu veya olumsuz genetik mirasın ortaya çıkması kişinin çevreyle olan ilişkisine bağlıdır, bu bağlamda insanın olumlu çevresel özelliklere sahip olduğunda kendisini değiştirebilme yeteneğine sahip bir canlı olduğu söylenebilir.

10 Kasım 2014 Pazartesi

Eğitim Hayatı, Kitaplar ve Okuma Alışkanlığı


           Bu gün eğitim hayatı, kitaplar ve okuma alışkanlığı üzerine bir değerlendirmede bulunacağım, hepimiz hayatımız boyunca sürekli ve kesintisiz olarak altı yaşından beri eğitim almaktayız, kimisi lise kimisi üniversite okuyarak hayatına devam ediyor ancak belli bir grup insan daha var ki onlar üniversitenin üzerine akademisyenlik ve uzmanlık için eğitimlerine kesintisiz devam ediyor, lise veya üniversiteden sonra iş hayatına atılan insanlar için derse yönelik olmayan kitapları veya romanları okumak daha olanaklı olmakta ancak eğitimine devam eden kesim içinse eğitim aldığı alana yönelik kitapları okumak zorunda kalması, bu kitapların öğrenilme zorunluluğunun olması dolayısıyla mecburi kitap okuma zorunluluğunda kalma nedeniyle bu kesim insanların yavaş yavaş okumaktan soğuduklarını, sadece ve sadece mecburi okumak zorunda oldukları alan kitaplarını okudukları ve okuma alışkanlıklarını, okuma şevklerini kaybettikleri görülmektedir.
          Bu durumdan sorumlu olan sadece eğitimin ezberci olması değil tabi ki, çoğumuzun aileden gelen bir okuma kültürünün olmadığı aşikardır. Ayrıca konuyu genetik açıdan değerlendirecek olursak ülkemizde kaç kuşaktır okuma alışkanlığı vardır, daha doğrusu okuma yazma bilen insan oranı yüz yıl önce yüzde iki-üç civarında olduğu düşünülürse aileden genetik olarak aktarılan bir okuma alışkanlığımızın da olmadığı ortadadır. Yani geçmişimizden getirdiğimiz olumsuz özelliklerimiz de okuma kültürümüzde eksikliğe neden olduğu söylenebilir.          
           Bunun yanında toplumda kitap okuyan bir insanın köy kahvesindeki halini, yine sahilde kitap okuyan bir insana diğerlerinin bakışını varın siz düşünün, okuyan insana bakış açısında dahi bir farklılık vardır, okumak çoğu insanın aklında "ineklik" olarak kalmakta ve olumsuz bir özellik gibi aktarılmaktadır. Bu düşünceye sahip olan insan içinde aslında okuyamamanın verdiği olumsuz duyguları savuşturma çabası olduğu da söylenebilir. Toplumun bakış açısı da genel olarak insanları okumaktan uzaklaştırdığı söylenebilir.          
           Bununla beraber televizyonların, akıllı telefonların artışı ile beraber kısa yoldan ve tükenmeyecekmiş gibi duran kaçış alanları da oluşmaktadır. Zamanın çoğu bu işlevselliği düşük eğlenceye yönelik ancak insanın düşünce sistemini fakirleştiren makinelerle harcanmakta ve bütün dikkatimiz buna harcanmaktadır. Böylece kitabı okuyacak dikkatimiz kalmamakta yarım bırakılan, unutulan kitaplarımızın sayısı artmaktadır.
           Özetleyecek olursak okumak zorunda bırakıldığımız kitaplar, okuma alışkanlığının kuşaklar boyu aktarılmamış olması, toplumun kitap okuyana bakış açısı, akıllı telefonlar ve televizyonlar bizi kitap okumaktan uzaklaştırmaktadır. Eğer kitap okunmasını istiyorsak bu konularda işlevsel adımlar atılması gerekmektedir.

8 Kasım 2014 Cumartesi

Hayatın makro dengesi üzerine

      Hayat dediğin şey dengeler kümesinden ibarettir, her şey birbirini dengeler, bu dengeyi makro ve mikro anlamda değerlendirmek gerekmektedir. Makro denge ile anlatmak istediğim kişilerin dışında toplumların, ülkelerin ve hatta Dünyaların dengesidir, şöyle ki uzay içinde bizim bu Dünyada ki tüm pozitif gelişmelerimiz yine uzay içerisinde başka bir Dünyada negatif gelişmelerle dengelenecektir, ki bunu daha da küçük ölçekte düşünecek olursak bir ülkenin bile diğerinden fazla gelişmesi için diğerini sömürmesi gerektiği gerçeği bu durumu en açık şekilde anlamamızı sağlayacaktır. Yine bir toplumda ilerleme olması, sanat, kültür, yaşam kalitesi açısından öne geçmesi demek başka bir toplumda yozlaşmayla sonuçlanacak, tabi ki iki değişkenli denklemden bahsetmek mümkün değildir, bu durum ortalamalar üzerinden çoklu değişkenler üzerinden dengeye gelmektedir, yani burada bir tahterevalli benzetmesinden çok sıkı örülmüş bir örümcek ağına benzetmek daha gerçekçi olacaktır.
     Peki o zaman ne yapmak gerekiyor ki bu dengeleri bozmayalım; öncelikle şu örneği verelim Dünyada yapılmış en şaşalı yapılar kölelik sistemi ile yapılmıştır, bu sistemde vatandaşlık hakkı olan kesim sadece köle çalıştırarak zenginleşmekte, güçlenmekte, eğitim ve sanatta atılım yapabilmektedir Köle olan kesimse dahada fakirleşmekte, zayıflamakta, yalnızlaşmakta, eğitimsiz kaldığı içinde çözüm yolları üretememekte ve kısır döngüye girerek olması gerekenin bu olduğunu düşünmeye başlamaktadır. Bu örnekte olduğu gibi yapılması gereken içimizdeki "vatandaşların" bu durumu fark etmesi ve adım atması gerekmekte çünkü bunu anlayacak olan "köle" olarak kastettiğimiz insanlar olamazlar, maalesef bu grup insanlar kraldan çok kralcı olmak zorunluluğundadırlar.  "Vatandaşların" da bu durumu dengeleme düşüncesine sahip olabilmeleri içinde ne yazık ki kendi içlerinde de dengede olmaları gerekmektedir. İşte burada da mikro denge dediğimiz kavram devreye girer. Mikro dengeye sahip olan bireyler ancak bu sistemi düzeltmeyi isteyebilirler, diğerleri için ise bu dengesizlik normal gibi görünmesi nedeniyle ve çıkar çatışmalarının olması nedeniyle dengeyi sağlamayı istemezler ancak şu da tarihte sık sık görülmüştür ki eğer insanlar dengeyi sağlayamazsa elbet gün gelir denge kendi kendisini ayarlar, bu açıdan dışarıdan müdahale ile tepe taklak olmak yerine bu konuda bilinçlenmeli ve harekete geçilmelidir.

7 Kasım 2014 Cuma

DEHB Tarihçesi

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'nun Tarihçesi
Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ile ilgili ilk tanımlamalara 18. yy’da “kötü çocuklar” (bad children), 19. yy’da “çılgın budalalar” (mad idiots), “fevri delilik” (impulsive insanity), “yetersiz inhibisyon” (defektive inhibition) ifadeleri şeklinde görülmektedir. Klinik bir sendrom olarak ilk kez George Still tarafından 1902 yılında “Moral Kontrol Defekti” (Defects in Moral Control) adı altında hiperaktivite, öğrenme güçlükleri, dikkat problemleri ve davranım bozukluklarını içeren bir davranışsal problem kümesi olarak tanımlanmış ayrıca etiyolojisinde çevresel faktörler rol oynayabilse de büyük olasılıkla genetik sebeplere bağlı olabileceği bildirilmiştir. Birinci dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan influenza ensefaliti epidemisinde ensefalit geçirmiş olan çocuklarda hastalıktan sonra gelişen, Still‟in tanımladığına benzeyen belirtiler gözlenmiş ve bu belirtilerle beyin zedelenmesi arasında ilişki olduğu vurgulanmış ve “Minimal Beyin Hasarı Sendromu” terimi kullanılmaya başlanmıştır.
     1937 yılında Bradley, hiperaktivite belirtilerinin çocuklarda amfetamin tedavisiyle düzeldiğini görüp bu durumu “Minimal Beyin Disfonksiyonu” olarak isimlendirmiştir. Still “Moral Kontrol Defekti” olarak tanımladığı olguların erişkin dönemde benzer bulgulara sahip olabileceğinden bahsetmiş olsa da, erişkinlerin bu bozukluğun belirtilerini sergileyebileceğine ilişkin ilk çalışmalar 1960’ların sonlarına doğru yayınlanmaya başlanmıştır. 1968 yılında Hartocollis  tarafından yayınlanan makalede ilk kez DEHB’ nin erişkin dönemde de devam ettiği bildirilmiştir. 1973 yılında Cantwell ve 1975 yılında Morison hiperaktif çocukların ebeveynlerinin de hiperaktif olduğunu ve erişkin dönemde sosyopati, histeri ve alkolizm sorunları olduğunu bildiren araştırmalar yayınlamışlardır.
      1965 yılında ICD 9 ve 1968 yılında DSM-II'de bu bozukluk “Çocukluk Çağının Hiperkinetik Sendromu” olarak tarif edilmiş ve hareketlilik belirgin olarak vurgulanmıştır. 1980 yılında DSM-III’te ise, dikkat sorunları vurgulanmış ve “Hiperaktivitenin Eşlik Ettiği Dikkat Eksikliği” ve “Hiperaktivitenin Eşlik Etmediği Dikkat Eksikliği” olarak iki alt tip tanımlanmıştır.
    1987 yılında DSM-III-R’de “Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu” başlığı altında 14 belirtiden söz edilmiş ve tanı kriterleri de belirtilerden 8 tanesinin olması, belirtilerin 7 yaşından önce başlaması ve en az 6 ay sürmesi olarak tanımlanmıştır. DSM-IV’ te (1994) “Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranış Bozuklukları” başlığı altında yer almıştır, dikkatsizliğin önde geldiği tip, hiperaktivite-dürtüselliğin önde geldiği tip ve birleşik tip olmak üzere üç alt tipi bulunmaktadır. Son olarak DSM-V’de güncel DEHB tanımı yapılmıştır. DSM-V'e göre başlangıç yaşı 7 den 12'e çıkarılmış, çocuklar için tanımlanmış tanı kriterleri erişkin yaş grubuna uygun olarak ifade edilmiş, erişkin yaş grubu için tanı koymak için gereken kriter sayısı 6'dan 5'e indirilmiş, alt tipler görünümlere çevrilmiş ve işlevsellikte azalma daha geniş kapsamlı değerlendirilmiştir. Bunlar dışında tanı kriterleri DSM-IV deki gibi kalmıştır.