Freud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Freud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2014 Cuma

İntihar (suicid, özkıyım)

İntihar insanın bilinçli olarak isteyerek yaptığı yaşamında son verme davranışıdır. İnsan doğasına tamamen ters olan intihar davranışı, kişiyi, çevresini ve toplumu bir çok açıdan etkileyen bir olaydır. İntiharın sınırları ise belirgin değildir. Örnek olarak gerçeği değerlendirmesi bozuk birinin kulağına gelen seslere uyarak kendini öldürmesine intihar denebilir mi?. Yine riskli ve tehlikeli sporları yapan kişilerin içinde de olası intihar isteği olduğu söylenebilir ve bu kişilerin yaptığı sporlardan kaynaklanan kazalar sonrasındaki ölümlerin intihar olmadığı söylenebilir mi?. Bu açılardan intihar davranışının sınırları nerede başlayıp bittiği muammadır.
İntiharın ağır bedensel ve ruhsal rahatsızlığı olan insanlarda görülebildiği gibi tamamen sağlıklı ancak yaşam olaylarına karşı çaresiz ve karamsar kalan insanlarda da görülebilmektedir.
Farklı düşünür ve araştırmacılara göre intiharı tanımlarsak;
Durkheim’e göre “ölen kişi tarafından ölümle sonuçlanacağı bilinerek yapılan olumlu ya da olumsuz bir eylemin sonucu olan her ölüm olayına” intihar denir. Durkheim intiharın ilk bilimsel sınıflandırmasını da yapmıştır. Bu sınıflamaya göre intiharlar egoistik, anomik ve alturistik olarak üçe ayrılmıştır. Egoistik intiharda yalnız ve içe kapanık bireyler intihar etmektedir. Anomik intiharda kişi yaşam olaylarına uyum sağlayamadığı için intihar etmektedir. Alturistik intiharda ise başkası için fedakârlık yaparken ölümle sonuçlanan intiharlar için kullanılmıştır.
Delmas’a göre intihar “aklı başında bir insanın yaşamayı seçebileceği halde her türlü ahlak baskısı dışında ölümü seçmesidir”.
Freud; “başkasını öldürmeyi düşünmeyen hiç kimse kendine kıyamayacağını” belirtmiştir. Ona göre intihar ağır çökkünlük sonucu ortaya çıkmaktadır.  Freud’a göre çökkünlük oluşması için sevilen gerçek veya nesnel bir şeyin kaybı gerekmektedir. Bu kayıp sonucu kişi veya nesneye yönelik iki uçlu duygular açığa çıkmaktadır. Bu duygular sevgi ve nefrettir. Nefret kaybedilen kişiye katı süperego nedeniyle yansıtılamaz ve kişinin kendisine yönlenir. Bu şekilde kişi kendine öz saygısını yitirir, kendini değersiz hisseder ve ölüm düşünceleri ortaya çıkar.
Bibring’e göre ise benliğin ihtiyaç duyduğu gereksinimleri (değerli olma, güçlü ve güvenilir olma, iyi ve seven olma) karşılayamayacağı duygusuna bağlantılı olarak benlik güçsüz ve çaresiz kalacaktır. Bu aşamada benlik çözüm olarak intiharı gündeme getirmektedir.
Menninger’e göre intiharların üç bileşeni vardır. Bunlar “ölmek, öldürmek ve öldürülmek” arzularıdır. İntiharlarda bu üç arzu değişen oranlarda bulunmaktadır.
Beck’e göre intihar bilişsel çarpıtmaların sonucudur. Depresyondaki umutsuzluk ve çaresizlik düşünceleri ile intiharın bağlantılı olduğunu düşünür. Ona göre bu kişiler en çok felaketleştirme, genelleme, büyütme ve küçültme gibi bilişsel çarpıtmalar kullanırlar. Yaşanılan olumsuz olaylarda bu çarpıtmalar ile devamlı kötü devam edeceği ve içinden çıkamayacağı duygusu oluşur. Bu durumda intihar tek çıkış yolu gibi görünebilir. Algılamalarda ki bu çarpıklık çok önemlidir. Örneğin ölümün umut verici bir olay olduğu düşünülür veya ölümün geri dönüşümsüz olduğu yadsınır.
Sheneidman intiharı gücü azalmış benliğin çözüm bulan bir eylemi olarak değerlendirir.
İntihar hakkında genel bilgilere bakıldığında büyük şehirlerde, kadınlarda daha sık olduğunu görmekteyiz. Tamamlanmış (ölümle sonuçlanan) intiharlar sıklıkla erkeklerde ası, ateşli silah ve kimyasal maddelerle yapılmaktadır. İntiharlar kadınlarda daha sık olmasına rağmen ölümler erkeklerde daha sıktır. Bu durum kadınların hastalık rolünü daha kolay kabul edebilmelerine bağlanmıştır. En yüksek intihar oranları yaşlılarda görülmektedir.
İntiharların görüldüğü ruhsal bozukluklar duygudurum bozuklukları, şizofreni, kişilik bozuklukları, başka bir tıbbi hastalığa bağlı depresyonlardır. Şizofreni hastaları için risk etkenleri; girişimde bulunmuş olmak, şizofreni şiddeti, toplumsal uyumun zayıflığı, erkek olma, genç hasta, yeni tanı alma ve yeni hastaneden taburcu olmaktır. Kişilik bozuklukları içinde en fazla sınırda ve antisosyal kişilik bozukluğu risk altındadır.
Son olarak intihar sonrası gelişen toplumsal dinamiklere bakacak olursak; intihar girişimleri çevrede suçluluk, korku ve yardım etme isteğini uyandırır. Çevrede yetersizlik, çaresizlik ve öfkenin de olması kendisini savunma gereksinimini doğurur. Savunma için çevreden birisi olay için şiddetle suçlanır. Böylece intihar edene karşı hissedilen çaresizlik ve yetersizlik hissi bastırılır ve intihar edene yardımcı olduğu görüntüsü çizilir. Suçlanan kişi sağlık çalışanı veya intihar edenin bir yakını olabilir. Suçlamanın şiddeti ile ikinci bir intihar olayı yaşanma riski vardır. Bu açıdan intiharların neden olduğu toplumsan dinamikleri anlamak da önemlidir.

Özetlenecek olursa intihar kişinin yaşadığı sorunlar karşısında algısal çarpıtmalarının sonucu oluşan, iç çatışmalarına çözüm için benliğin bulduğu son çözümdür. 

19 Kasım 2014 Çarşamba

Normal insan nedir?

          Normal insanın istatistiksel tanımına bakılırsa; normal çoğunluğun yaptığı şeye denilebilir, yani çan eğrisinde çanın içinde kalan insanlara normal denilebilir. Peki bu durumun tarihsel süreç açısından veya herhangi bir ortamda çoğunluğun yaptığı davranış açısından normallik doğrulanabilir mi? Örneğin 450 turist kapasitesine sahip bir tatil köyünde 50 çalışan personel olduğunu düşünecek olursak burada insanların % 90'ı çalışmıyor, her hangi bir iş yapmıyor, yüzüyor ve yemek yiyor, artıklara ve çöplere ellemiyor, kalan % 10'luk kısım ise gece gündüz demeden bu çoğunluğun ardında bıraktığı kirliliği temizleyip onların bakımını yapıyor, burada normal olan hangisidir. Çoğunluğun davranışı mı, azınlıkta kalanlar mı? Bununla ilgili olarak topluma yön veren insanlar, önderler, fikir sahipleri, yazarlar, şairler ve sanatçılar her zaman azınlıkta kalmış asla çoğunluk olamamıştır öyleyse bu insanlara normal değildir diyebilir miyiz? Örnekleri bu şekilde arttırmak mümkündür, istatistiksel olarak normal tanımı belkide sadece bilimsel çalışmalarda kullanılması daha uygun olabilir, sosyal ve ruhsal yapısı olan insanı normalize etmek istatistiksel bir tanımla pek mümkün görünmemektedir.
           Normalliğin klinik ölçütlerine bakılırsa; insanın çevreye uyum sağlaması, insanda ruhsal bozukluğun olmaması, insanın iç çatışmalarının dengede olması, gelişimsel olarak uyumlu olmak şeklinde normalliği inceleyebiliriz.
           İnsanın çevreye uyumuna bakılacak olursa öncelikle çevrenin nasıl olduğunu ele almak gerekecektir. Çevre toplumdan topluma, kültürden kültüre değişebilen, dış etkenlerle devamlı etkileşim halinde olan çağa ve zamana göre farklılık arz eden bir yapıdadır. Bu nedenle de çevreye uyum sağlanması, toplumun isteklerine uygun davranma normalliği karşılar mı sorusunu sorabiliriz. Bir köy yerinde erkeklerin kahveye gidip oyun oynaması, kadınların ise akşama kadar çalışması o köyün yapısı itibari ile normaldir, peki böyle bir ortamda kitap okuyan, eşine yardım eden bir erkek normal değil midir? Yine ülkemizde duyguların açıkca ifade edilmesi hoş karşılanmaz bu nedenle genelde insanlarda (özellikler kadınlarda) ruhsal sıkıntılar bedensel sorunlar şeklinde ortaya çıkmaktadır ancak Avrupa ülkelerinde bu durum çok nadir olarak görülmektedir. Verilen iki örnekte de çevreye uyum sağlanmıştır ancak bu durumlardan hangisi normaldir? Buradan da anlaşılabileceği gibi çevreye uyum sağlamakta normalliğin karşılığı olma konusunda yetersiz kalmaktadır.
          İnsanda ruhsal bozukluğun olmaması konusuna bakarsak çevremizde de görebileceğimiz bazı insanlar kendilerinden son derece memnun olabilirler ancak bunlar aynı zamanda bencil, kinci, insanların arkasından iş çevirdiğini düşünen, insanları sömüren ve her durumda çevresini suçlayan insanlar olabilir. Böyle bir durumda bu kişiye ruhsal sorunu olmadığı için normal demek mümkünmüdür. Ters şekiklde yakınını kaybeden birinin yas sürecini yaşaması anormal bir durum olabilir mi? Bu örneklerle de analışlacağı gibi ruhsal bozukluğun olmaması normalliğin ölçütü olmaktan biraz uzakta kalmaktadır.
          İnsanın iç çatışmalrının denge halinde olması konusunu açacak olursak çatışmayı yaratan id, ego, süperego arasında ki uyumsuzluklardan kaynaklanır, ego bu uyumu sağlamak için çeşitli savunma düzenekleri kullanarak çatışmayı bastırmaya çalışmaktadır. Peki bütün savunma düzenekleri normal midir? Örneğin bölme, içe atma, çözülme, dönüştürme savunma düzenekleri çoğu zaman normalin dışında kalabilecek savunmalardır. O halde bir insanın çatışmalarının dengede olması onun normal olduğunu göstermediği sonucuna ulaşabiliriz.
          Gelişimsel olarak uyumlu olmaktan kastedilen "insanın sekiz evresi" kuramına göre kişinin sağlıklı olarak bu evrelerde kazanacağı temel güven, özerklik, girişimcilik, beceri, çalışma, kimlik duygusu, yakınlaşma, üretme ve en son olarak da benlik bütünlüğüne ulaşmaktır. İnsan bu evrelerde kazanması gereken bu özellikleri kazanabildiği ölçüde normaldir denilebilir.

          Dip not olarak Freud'a göre normalliğin koşulları sevmek ve çalışmak'dan ibarettir.

17 Kasım 2014 Pazartesi

Depresyon nedir?

Depresyon, toplumda sıklıkla görülen, devamlılık gösteren, tekrarlayabilen, yeti kaybına yol açan önemli bir sağlık sorunudur. Depresyon yoğun mutsuzluk, umutsuzluk, suçluluk hissi, uyku sorunları, konsantrasyon bozukluğu, enerjisizlik ve olası intihar düşünceleri ile giden bir bozukluktur.
Depresyonun en yaygın görülen ruhsal bozukluklardan birisidir. DSÖ’e göre hastalık yüküne göre yapılan sıralamada depresyon tüm dünyada dördüncü sıradadır. Türkiye’de depresyon yaygınlığı %9, yaşam boyu yaygınlığı ise %23 olduğu bulunmuştur. Depresyon özellikler bayanlarda daha sık olarak görülmektedir. 
Bu bozukluğa yatkınlığa neden olan risk faktörleri madde ve alkol kötüye kullanımı, kaygı bozuklukları, kadın olmak, erken ebeveyn kaybı, düşük sosyoekonomik düzey, ayrı yaşama, boşanmış olma, işsizlik, daha önce depresyon geçirmiş olma, yakın zamanda önemli yaşam olayları, stres etkenleri, kişilik yapısı, çocukluk döneminde cinsel veya fiziksel kötü davranılma öyküsü, ilaçlar, tıbbi hastalıklar, hormonal değişiklikler olarak sayılabilir.
Major depresyonu olanların yaklaşık yarısında başka bir ruhsal rahatsızlığının olduğu bulunmuştur, bunlar alkol/madde bağımlılığı , panik bozukluk, fobiler, yaygın kaygı bozukluğu, OKB, TSSB, somatizasyon bozukluğu, yeme bozuklukları, kişilik bozuklukları ve yas olarak sıralanabilir.
Freud’a göre depresyonda gerçek bir sevgi nesnesi yitimi olmayabilir, bilinçdışı imgesel bir yitimin var olması yeterlidir. Yani hasta sevdiği tarafından terk edilmiş gibi bir kayıp duygusunu yaşamaktadır, depresyonda yitim duygusunun eşliğinde “sevdiğimi yitirdim artık sevilmiyorum, ben artık kötüyüm” duygusu ve buna bağlı olarak da özsaygı kaybı yaşanır.  Depresyonda oral dönemde saplanma, buna bağlı olarak güçlü bağımlılık duyguları, sevgi isteği, ayrılığa karşı aşırı duyarlılık oluşur. Bireyin üst benliği cezalandırıcıdır. Bireyin ilişkilerinde karşıt değerli duygular hâkimdir. Bu duygular depresyonda sevgi-nefret ikilisidir. Sevgi bilinçli iken, nefret bilinç dışıdır. Depresyonda içe atılmış bir sevgi nesnesi vardır ve bu nesneye karşı da aynı duygular yaşanır. Gerçek bir duruma ya da düşüncede olan bir değişime bağlı olarak bireyde bir kayıp duygusu oluşur. Bu kayıp duygusu ikili duyguları, yani sevgi ve özlemle birlikte bilinç dışı kin ve nefreti tetikler. Cezalandırıcı üst benlik yüzünden kin ve nefret dışarı yansıtılamaz, bireyin kendisine döner. Özsaygı düşer, kişi kendini değersiz, suçlu ve küçük görmeye başlar. Yaşam anlamsızlaşır ve artık ölümü bile hak etmiştir. Böylece depresyon oluşmuştur.
Edward Bibring’e göre depresyon; benliğin rahat uyumlu ve değerli olabilmesi için her kişinin gerçekleştirmeye çalıştığı beklentileri vardır. Bunlara benliğin özsevisel erekleri denir. Örn: Değerli, sevilen, tanınan olmak; aşağı ve değersiz olmamak, güçlü, üstün, güvenli, büyük olmak; güçsüz ve güvensiz olmamak, İyi ve seven olmak; saldırgan, yıkıcı ve kırıcı olmamak gibi. Benlik özsaygısını koruyabilmek için bu erekleri gerçekleştirme görevini yüklenmiştir. Kimi insanlarda bu özsevisel beklentiler çok yoğun ve güçlü olarak sürerken bir yaşam olayı, düş kırıklığı, bir zedelenme olayı yüzünden benlik içinde bu beklentilerin artık gerçekleşemeyeceği hissi gelişir. Böylece benlik, kendi içinde bir çatışmaya girer. Benlik güçsüz ve çaresiz kalır, özsaygı düşer ve depresyon ortaya çıkar.
Beck’e göre depresyon bir duygu durum bozukluğu değil, bilişsel bir bozukluktur. Duygu durum bozukluğu bilişsel bozukluğa ikincil oluşmaktadır. Depresyona yatkın kişilerde, yaşamın ilk dönemlerinden başlayarak yerleşmiş olan; kendisine, geleceğe ve dış dünyaya karşı olumsuz kavramlar vardır. Bu olumsuz kavramlar giderek olumsuz yargılara, düşüncelere ve tutumlara neden olur. Bu düşünceler otomatiktir, farkına varmadan, birdenbire akla gelirler. Çarpıtılmıştır, engelleyicidir, sorgulanmazlar, direngendir. Gerçeklere uygun ve doğruymuş gibi görünürler. Bir bakıma bu kişiler yaşam olayları karşısında olumsuz senaryolar yazarlar, böylece duygu durum bozukluğu yani depresyon ortaya çıkar.
Son olarak depresyonun yol açtığı yeti kaybı dikkat çeken bir sorundur. Depresyon hastalarında bozukluğun doğası nedeniyle yaşam kalitesi birçok alanda azalmaktadır. Özellikle sosyal alanda meydana gelen bozulma diğer birçok hastalıktan daha fazla olmaktadır. Bu yönleri ile depresyon topluma ciddi anlamda yük getiren, gerek sosyal, gerek mesleki, gerekse ekonomik alanlarda bir çok aksaklığa neden olan ciddi bir bozukluktur ve mutlaka deneyimli uzmanlardan destek alınması gerekmektedir.